Dennis Gansel, sporsever biri için olimpiyat neyse o anlamı karşılamaya hazırlanıyordu adeta. 2004 yılında çekilen Napola, 2008 yılında Die Welle... 4 yılda bir 'yeni'lediği başarıyı yine bir sabırsız bekleyişin ardından beğenimize sundu. Bu yılki filmekiminin dikkat çekmeyen filmleri arasındaydı. ben diğer iki filminden ötürü yönetmenin izindeydim. Moritz Bleibtreu da kastta yer aldığına göre güzel işaretler veren bir filmdi. Konu olarak da ilk defa Almanya'dan uzaklaşıp Rusya'yı seçmiş. prestroika sonrası bunalımı ve Putin'le tekrar ekonomisi toparlanan Rusya'ya rejimine dair totaliter ve mafyöz bir imaj var. fakat açıkçası bunu sinemada ilk defa izledim.
Gansel'in senaryosu bir 'big bang'le başlıyor. tanıklık ettiğimiz faciadan sonra günümüze Paul Jensen'e dönüyoruz. komünizme inanmış bir devrimci babanın oğlu olarak Rusya topraklarına geliyor. onu babasından ayıran, babasınıysa hayal kırıklığına uğratan karla kaplı coğrafya. kendisi de baba mesleği, gazeteciliği icra eden Jensen, Almanya'daki başarıları vesiyesiyle Rusya'da babasının çıkarttığı bir dergiye editörlük danışmanlığı vermek için geliyor. babası zamanında siyasal entrikaları, kara dosyaları ve yozlaşan iktidarı ayyuka çıkarttığı haberleriyle ün kazanan dergi, rejim değişikliğinden sonra magazine yöneliyor. babası da bu ününün cezasını çekiyor. Rusya'nın yeni rejiminin baskısı medya patronlarını, çalışanlarını sinik ve içeriksiz haberciliğe sürüklüyor. Tıpkı 90'lı yıllarda yoğun bir şok dalgası halinde Türkiye'de yaşanan ve yumuşayarak/kararlı hale dönüşerek devam eden magazin medyası (televoleler) gibi. istihbarat elemanlarının cirit attığı, çalışanları ve patronları hizaya çektiği heyula gibi çöktüğü basın ofislerinin içinde habercilik reflekslerinin sürüklediği çıkmazlara doğru senaryo ilerliyor. Jensen'in 'özgür dünya'dan gelmenin verdiği pervasızlığı, onu bir gazeteci süikasti olayının peşinden sürüklüyor. yine parallelik kurabileceğimiz bir olay, gazeteci cinayeti. bu faili meçhul olayın ardından yalnızca bir vefat yazısı yayınlamak başına olmadık işler açıyor.
tetikçilerin kol gezdiği, terörün ve derin ilişkiler ve sert mizaçlı insanların ortasında, Jensen'le Rusya'nın bohem gece hayatına atılıyoruz. gündüzleri, güneş bir sorgu lambası gibi istibdad altındaki sokakları, insanları aydınlatıyor. gece olduğundaysa; eski kiliseler, saraylar -yani devrimin alaşağı ettiği ortaçağ istibdadı- disko halini alıyor. çılgın, umarsız bir eğlence ortamı... bu sahneler hem sinematografik olarak güzel bir ortam sunarken hem de filmin ritmini yükseltmeye yardımcı bir etki yapmış. karakterler ve senaryo bağlanırken bu sıkmadan, susmadan, akıcı bir şekilde sağlanmış.
hükümlülük, insan hakları, terörizm ve bunun nedenlerini sorgulatan bir film; yanısıra devlet aygıtını da irdeliyor. kendini var eden ve çıkarları doğrultusunda kitlelerin yaşantısına ve ölümüne hükmeden devasa bir aygıt. çeçen teröristler, Jensen'in tanıklık ettiği süikast ve sabotaj olayları ve akabinde gelişen hukuksuzluklar etkileyici bir üçüncü dünya ülkesi gerçeği resmediyor. Mark Ivanir'in Aslan rolündeki oyunculuğu öne çıkıyor.
sonuç itibariyle; Rusya'nın havasından ötürü sürekli karanlık bir film. çıktığımda yazdan kalma güneş atlas sinemasını ısıtıyordu ve güneşi özlediğimi fark ettim. film çok beklenmedik bir senaryo veya olağanüstü bir aksiyon vadetmiyor. Jensen'in babasının bıraktığı notun ingzilice olması kulak tırmalayıcıydı. inandırıcılık konusunda vasat. filmin ritmi güzel fakat karakter hikayelerinin içine giremiyoruz. katja'nın davranışlarını anlasak bile inandırıcı gelmemesi bundan. buna rağmen, çarpıcı sahneler sunan ve konu aldığı coğrafya bakımından da özgün bir Alman filmi. IMDB'den 5.8 almış an itibariyle. benim oyum 6 olurdu ama bir 7'lik film değil. Moritz Bleibtreu dahi hatırladığımız onca filmindeki performansının gölgesinde kalmış. Gansel'den 2016 için daha iyisini beklemek üzere, seyir defterine not düşelim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
teşekkürler