bu filme hatta Robert Altman'a ulaşmam tam anlamıyla bir rastlantıydı. öyle ki tarayıcı arşivimde bile imdb'deki sayfasında bir ize rastlamadım. üstelik filmlerimi önceki referanslara göre seçerim. neyse, bunun ne tür bir gelişme olduğunu, kader mi rastlantı mı yoksa tanrının zar mı attığını anlamam için gereken de tam olarak bir Robert Altman filmi izlemekmiş.
ilk paragrafları güvenle okuyun; spoiler yok. bir Paul Thomas Anderson hayranı olarak, PTA'nin de Robert Altman'a hayranlığını film arşivimdeyken keşfettim. tabi bu bir anda öncelik kazanmasını sağladı Short Cuts'ın. hatta kesinlikle şimdiden önerebileceğim Gosford Park ve The Player 'ı izlemeniz. PTA yönetmenliğinde gerçekten bu büyük üstattan etkilenmiş. hatta bu esinlenme, benzerlik, taklide de varıyor.
Magnolia ile Short Cuts i-phone 4 ile 4s kadar birbirine benziyor.
filme yine bir Kafa romanına başlar gibi hikayenin ortasından başlıyoruz. ya da alelade bir yerinden diyelim. bi biyolojik savaş, bi korku haliyle helikopterlerle Los Angeles semalarından süzülerek haneleri dolaşıyoruz. bu arada çalan blues parçası 'prisoner of life' beni benden aldı. filme hazırlayan bir şarkı oldu. hanelerde karakterleri tek tek ziyaret ettikten sonra artık kaderin ağlarını örmesini ve robert altman'ın hünerlerini bekliyoruz.
aslında bu paralellikler ve çakışmalar sadece sinema estetiği açısından yani senaryonun doğallığını bozmayacak şekilde oluyor. aşk tesadüfleri sever komedyasını beklemeyin yani. sadece geniş bir tiyatro sahnesi hayal edin. aynı dekorun önünde tek biletle 10 farklı oyun izliyorsunuz. hepsinin hikayesi başka dinamikler, altyapısal unsurlar barındırıyor. her karakterin sizdeki izdüşümü ya da felsefi olarak yüzleştirdiği sorun bambaşka.
martin-marian ile viyolensel resitalindeyken modernite huzursuzluğunu yaşıyoruz. doktor, konserde tanıştığı insanlarla yemek için sözleşmekten rahatsız oluyor. 4-5 farklı evliliğe de yakından bakıyoruz. cinselliğin kadıncasını ve erkekçesini, Kaiser ailesinde metalaşmış halini görüyoruz. yabancılaşma, yalnızlık, hissizlik bir askıda yaşama hali gündelik rutinimizle bizleri yüzleştiriyor. finniganlar ve kaneler ise daha geleneksel yaşam tarzlarını aktarıyor. daha sıradan optimal halet-i ruhiyeleri canlandırıyor. bu da standartların vicdan, ölüm, vahşetle sınanmasını sunuyor bize. filmde özellikle balık avındaki diyaloglar, martin-marian, marian-sherri diyalogları güzel. Finnigan-Bitkower sahnesinde ayaküstü ağladım. tam o anda Altman beni yakaladı, duygularımın bir reklam kuşağı gibi, haber programında dramlardan bir sonraki eğlenceli habere geçişteki gibi bir anda havada bir yerde asılı kalmama neden oldu.
finniganlar ile kaneler tolstoy'un levin karakterleri gibi seyirciye nefes aldırıyor. gel gelelim pta'nın kopya çektiği yere: tüm senaryonun gümleyebileceği yer. bir olağanüstü hal 'gökten kurbağa yağması' gibi incil'den pasajlara gönderme yapmıyor. bu kez başvurulan hile daha doğal. benim fikrim, pta bu zurnanın zırt dediği yeri daha ustaca kullanmış magnolia'da. short cuts başka açılardan da olduğu gibi daha mütevazi ve sade kurgulanmış.
hemen her sahnede başka bir sorguya, başka bir katmana geçiyoruz. burada 3 saatlik bir Altman filminin her ayrıntısını anlatmak çok iddialı ve bir o kadar gereksiz olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
teşekkürler