15 Şubat 2012 Çarşamba

The Exterminating Angel

Buñuel 1960 yılında, Franco rejimi nedeniyle İspanya İç Savaşı' ndan beri ayrı kaldığı ülkesi İspanya' ya General Francisco Francotarafından bir film çekmesi için davet edilmişti. Buñuel de İspanya'ya gidip senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı Viridiana (1961) adlı filmi çekti. Viridiana, onun kendi ülkesinde çektiği ilk filmdir. Oyuncu Silvia Pinal ve onun yapımcı kocası Gustavo Alatriste ile işbirliği içinde çekilen bu film, Hıristiyanlık eleştirileri içeren bazı sahneleri nedeniyle Bunuel için yeni bir sürgün dönemini beraberinde getirmiş, Vatikan tarafından kınanmış ve İspanya'da 1977'ye dek 16 yıl boyunca yasaklı kalmıştır. Bu dönemde filmin negatiflerinin yok edilmesi emri verildiğinden, film Paris' e gönderilen kopyalar sayesinde yok olmaktan kurtarılmış ve Cannes Film Festivali' nde Altın Palmiye ödülünü kazanmıştır.


Meksika'da çektiği ikinci filmi de eleştrilmiş. Buñuel, zengin zümreyi ve alemlerini mizansen bahsi etmeyi seven bir yönetmen olarak karşımıza çıkıyor. Gerçekdışı bir tematikte yönetmenin -bizatihi hatıraları da dahil- gerçek unsurlar serpiştirdiği yoğun bir kurguda film.
Okuduğum yorumlar bir yana, filmin arkaplanını da etraflıca bilmeden çıkarttığım şu:

Kurgunun temelinde var olan, herkesi içeri tıkan neden bir gizem. Açıklama sunulmuyor bu konuda. Günün öncesinde bütün hizmetkarlar/çalışanlar bahaneler uydurarak toz olmak istiyorlar. Filmin içinde bu "felaketi sezip gemiyi ilk terk eden farelerdir" repliğiyle ilişkilendirilebillir burjuvazinin gözünden. Kalabalık aslında nezaketlerinin, medeniyet örgüsünün içinde hapsoluyor. Çalışanların olmadığı bir ortamda ise; ne paltolarını çıkartmak ne basitçe ihtiyaçlarını gidermek kolay oluyor. Binaya girişte sofra konuşmasında salondaki takdim tanışma yaşanan tekrarlar bütün bu medeniyet örgüsünün içinde izleyiciye/bana yabancılaşma duygusunu ulaştırdı.

Sonra yaşananlar küçük kıyamet. Olağandışı hallerde insanın davranışlarına hükmeden yavaşça öğrenilen ırasını doğuştan olana terk etmesini gözlemliyoruz. Bu durumdan kurtulmak için kabala, büyü, din, masonluk gibi örgünün ilmeklerinden medet umuluyor. Bu duruma psikolojik, sosyolojik olarak yaklaşılabilir diye düşünüyorum.

Krizin çözümünde kurbanlar veriliyor. Mahremiyetlerini yaşayamayan çift yalnız intihar yolunu seçiyor. Masonlardan biri cinsel güdülerine yöneliyor. Ölüyü ortadan kaldırmaları ve ölüme ortamda bıraktığı kötü koku dışında yadırgayıcı bir tepki vermeyişleri ritüel/çark aksadığındaki vahşi ve duyarsızlaşan duygulara dikkatimi çekti.

Filmin son sahnesinde, halk kütlesinin ve papazların da bu tekleme halini yaşadıkları görünüyor. Hemen akabindeki sahnede bir arbede/isyanı andıran görüntüde askerler halkı tartaklıyor ve kontrol altına almaya dağıtmaya çalışıyordu. O koşuşturmayı takip eden sahnede kilisede mahsur kalanlar için bir yerden gönderilmiş gibi yarım düzine koyun sürü halinde kurban olmaya gidiyorlar.

"Biraz ara verelim mi" diye başlayan kriz, herşeyin ilk andaki halinde olduğunu bir bakirenin fark etmesiyle çözümleniyor. Bu çözüm bir kurban için daha direten çoğunlukla ona karşı koyan azınlık arasındaki arbede esnasında geliyor.

Çarpıcı ve itina gösterilmesi gereken bir film diye düşünüyorum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

teşekkürler