17 Ağustos 2012 Cuma

The Visitor (2007)


bir başka Thomas McCarthy filmi daha. bu blogu takip edenler, benim tuttuğum yönetmenlerden biri olduğunu bilir. yine kendi yazıp yönettiği bir ayrıntı filmi karşımızda. ayrıntı diyorum ama, aslında hayatın ta kendisi. beyazperdede -kimi filmlerde 'bu ancak filmlerde olur' repliğiyle riyayı dışavuran- bir yapmacık hali duyarız çoğu filmde. bir dram filminde dahi görüntü tekniği artistik, abartılı öğeler taşır. senaryo gerçek olamayacak kadar etkileyicidir vesaire... oysa McCarthy filmi, bütünüyle sade ve bizden bir hatıra gibidir. kayda geçen unutulmuş bir kamera, talih kuşunun kanadından, bir yaşam kesidini bizim için saklar.



Walter ile Tarek sokak çalgıcılarına katılır
Mouna (sağda) karakteriyle Abbass çok başarılı iş çıkartmış.










hayat en etkileyici senaryodur. fakat bu inanç birkaç McCarthy filmiyle ciddi anlamda güçleniyor. bu filmde de orta sınıf bir akademisyenin 'müreffeh' fakat duygusuzlaşan hayatından bakıyoruz. walter, eşinin kaybından sonra yalnızca ona olan özlemiyle yaşar. bir piyano, eski müzik kayıtları dışında fiziken varlığı müphem bir yaşantı sürer. üniversiteye gidip gelir, yayınlar yapar; aslında yapmıyordur. özlemlerini yaşatma çabasındaki beceriksizlik ve hayata duyduğu hissizlik zoraki bir akademik geziyle değişir. buraya kadar önemsediğim, walter'ın dünyasının gerçekçiliği. dekanla görüşmesi, öğrencisiyle diyaloğu... gündelik yaşantısında walter'ın (Richard Jenkins) ruh halini okuyabiliyor olmamız, onu bekleyen sabit kameralar veya onu takip eden yakım çekimlerle; orta sınıfın bezgin yaşantısının içine karışırken durgunluğu ölgünlüğü hissettim. neyse sanırım yeterince vurgu yapmış oldum. 




new york'taki evine giden walter, evinde konaklayan bir çiftle karşılaşır. bu çiftle tanışması ve ilişkilerini geliştirmesine tanık oluruz. kaçak göçmen olan müslüman çiftin, akdeniz meltemleriyle walter'ın buğuları çözülür. hayatı, kendini ve zevklerini yeniden keşfeder; yeniden önemsemeye başlar. bu esnada 'öteki'yle karşılaşma esnasındaki irkilmeyi, korkuyu izleriz. sonrasında gelen tanıma ve alışma süreci yine 'öteki' olmanın temkinliliği ve endişeleriyle ağır ağır gelişir. ötekini içselleştirme durumuna geçişte, artık diğerlerinin iç dünyalarını, nedenlerini, özlemlerini ve hayatı hissedişlerini öğrenmeye başlarız. tarık annesi mouna ve eşi zeynep birbirinden farklı, gerçek müslüman/doğulu karakterler betimler. bu bile holywood ekranında görmeye alışık olmadığımız bir özen ve duyarlılık. mouna seküler ve reform kadınıyken, zeynep daha geleneksel safta duruyor. tarık ise sokağın gündemini taşıyor, gerçeğini yansıtıyor. yani pragmatik ve pratik profili sunuyor. mouna ile zeynep'in tanışması, bence amerikan bir yönetmen için iyi yakalanmış bir detay.


Zainab ile Mouna'nın buluştuğu bölüm.

tarık (Haaz Sleiman) rolüne tam oturmuş ve çok samimi bir performans sergilemiş. annesi mouna (Hiam Abbass) da ekrandaki duruşuyla, yan rolü sıradışı büyüterek filme derinlik katmış. kesinlikle izlenmesi gereken, çarpıcı, iz bırakacak bir film.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

teşekkürler