26 Ekim 2012 Cuma

otosansür

kıyamet koptu kopacak, işsiz güçsüz takılıyorum. dün akşamdan tadım bozuk, sabah ağzıma kum dolmuş gibi eciş bücüş uyandım, tekeşliliğe adadığım çeyrek ömür monotonluğunda yaşayıp gidiyorum. konuyu buraya neden getirdim diyeceksiniz...



bu yıl herifin biri fezaya çıktı, diğeri yerin dibine girdi. felix baumgartner'in hatırası taze, uzayın sınırından serbest düşmeyle ses hızını geçen ilk insan oldu. james cameron da okyanusun bilinen en derin noktasına, 10 km derinliğe daldı çıktı, mart sonunda. türk toplumunun psikolojisiyse aynı yıl atilla taş'ın şarkısıyla james cameron'un, burhan kuzu'nun çöpe AB raporunu atmasıyla da felix'in başarısını yakalamaya çalıştı. bense uzun süreli ilişkinin sağladığı stabilizasyonla durduğum yerde durdum. ne uzadım ne kısaldım. bundan hiç yerinmiyorum; çünkü her çıkışın bir inişi vardır. yükseklerde insanı alan göt korkusu boşuna değildir ve de benim yaşam prensiplerim güvenli suları daha tercih ediyor. şimdi efendim, 4 kilometre derinlikten sonrasına kati surette ışık nüfuz etmiyor yahu. abisal bölge deniyor. yunanca dipsizlik anlamına geliyor. bizimkisi yeraltı dünyasının tanrısı Hades'in bölgesine, Hadal bölgeye, vizesiz giriş yapıyor. elini kolunu sallayamadan tüpün içinde geri dönüyor. 3D filmi ve elde edilen bilimsel çıkarımları bekliyoruz.


bir sabah, hiç unutmam, gecenin karanlığı puslu bir güneşle kırılana dek 72 milletten insanla biraradaydık. herşeyin muntazam bir titizlikle yapıldığı bir şehir düşünün. sanki şehri bi baba oğlunun başını bekleyip, azarlaya azarlaya, yıka boza tekrar yaptırmış. öyle düzgün yollar, şeritler, evler... elimi ayağımı yitirmenin hafifliğiyle uçacak kadar sarhoşum, hala yolda düz yürüyebiliyorum. bizim yurt uzağa düştüğünden bisikletimle pedala vurmayıp metroya biniyorum. onlar da üçer beşer dağılıyor, ufalanıyor. metroda fetüs huzuruyla uyuyakalmışım, gözümü açtım garching'teyim. bindiğim tren beni nasıl olur da buraya getirir; ki burası biletimin karşılayabileceği bir mesafe değil. bir denetçi geldi mi hiç yoktan fena çarpıldım demektir: bir, hatta yerine göre iki haftalık param uçar. saate baktım 6'ya geliyor; emin olamadım sonuçta yanlış bir adreste uyanmanın şapşallığı yanaklarımdan sarkıyor. büyükçe bir saat kadranının arkasında iki gözlüklü çocuk, alman ve tüysüz suratlarında alplerin meltemlerinden benizleri solmuş. bana saati söylediklerinde daha allak bullak oldum: saat 5'i 47 geçiyor, 47. dakkayı 13 saniye; 13. saniyeyi 68 salise, saliseyi 000597... aman allahım bir telaş, ne halt edeceğim başım dönüyor, saframın ekşiliği genzimi tıkadı. o çocuklar için saatin kaç olduğunu söylemek de baş döndürücü, kusturucu bir önem arz ediyor. 572 mil ötedeki Braunschweig'tekilere saatin tam olarak kaç olduğunu söyleyebilseler, bütün dertleri bu: dünyada zamanı en hassas, en doğru söyleyen saatleri birbirleriyle senkronlamak!


Çünkü dilleri varmıyor, yetişemiyorlar. radyo veya uydu sinyaliyle söyleseler dahi zaman bu sinyalleri büküyor, yavaşlatıyor. en son fiberoptik kabloları deniyorlar: cevabı ışıkla yollayacaklar. neden sonra haberim oldu: bu işin hakkından gelmiş çocuklar. garching münih teknik üniversitesi'nin mühendislik fakültelerinin bulunduğu yerdir, şehir merkezinin uzağında kalır. üstelik biletim de yalnızca 3 zonu karşıladığından, bir daha gitmedim. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

teşekkürler