22 Eylül 2013 Pazar

İnsan Doğası Üzerine Deneme

From A Treatise of Human Nature (1739)

David Hume (1771-1776), İskoç filozof ve tarihçi, Voltaire, Rosseau, Handel, Bach'ın çağdaşı, Scot Adam Smith'in ardılıydı. Parlak bir dimağ olarak, Edinburg üniversitesine 12 yaşında girdi. Ailesi onu hukuk okumaya teşvik etti. Hukuktan hoşlanmayıp aynı şekilde tatmin edici bulmayacağı ticareti tercih etti.
23 yaşına geldiğinde, Hume ticareti bırakıp, kendisinin en önemli felsefi çalışması, İnsan Doğası Üzerine Deneme'yi yazdığı, Fransa'ya gitti. Hume şüpheci bir varoluşçuluk üzerine tartıştı, bütün bilginin deneyim hissinden geldiğinde ve bu yüzden deneyimin ötesinde hiçbir objektif bilgiye sahip olunamayacağını savundu. Denemesi oldukça etkileyici oldu ve olmaya devam ediyor, fakat o dönemde reddedildi. Bir yanıtın yokluğundan hayal kırıklığına uğrayarak, Ahlak ve Politika Denemeleri (1742) gibi, daha popüler çalışmalara yöneldi. Otuz bir yaşında, dine dönük şüpheci görüşlerinden dolayı Edinburg Üniversitesi'nde profesörlüğü reddedildi. Bunun üzerine felsefeyle yeniden ilgilendi, İnsanın Algılayışı Üzerine Düşünceler (1748) ve Ahlak Prensipleri Üzerine Düşünceler (1751) yazarak varoluşçuluk felsefesini daha ulaşılabilir bir forma geliştirdi.
41 yaşında, Edinburg'daki Avukatlar Kütüphanesi'nde kütüphaneci oldu ve kendisine İngiltere, Fransa ve İskoçya'da bir aydın olarak önemli bir saygınlık kazandıracak altı citlik İngiltere'nin Tarihi (1754-1761) eserine başladı. Doğanın Dini Üzerine Diyaloglar, Hume'un en önemli eserlerinden biri, dine eleştirel bakışının getireceğini bildiği argümanlar ve tartışmalardan kaçınmak için altmış beş yaşında ölümünden üç yıl sonra basıldı.
Etik üzerine yazılarında, Hume 'neden'in karşıtı olarak duygunun önemini vurgular. Olan ve olması gereken arasında uçurum olduğunu savundu; olgusal öngörülerden kendi başlarına asla ahlaki çıkarımlar elde edilemez.  Dahası, tamamen ussal prensipler bir eylem için yönlendirici olamaz. Etikte, deneyim duyularımızın ötesindeki verilere ulaşmak istediğimiz diğer alanlarda olduğu gibi, "nedenler tutkuların kölesidir ve öyle olmalıdır" (Source: From David Hume, A Treatise of Human Nature, edited by Selby-Bigge [Oxford: Clarendon Press, 1888]. Footnotes have been omitted.)
3. KİTAP / ETİĞE DAİR
Bölüm 1. Genel Olarak Erdem ve Kusur Üzerine 
Kısım 1. Nedenden Türetilmeyen Etik Ayrımlar
Erdemin nedenlerle uyumdan başka hiçbir şey olmadığını; olguların değerlendiren her bir ussal varlık için kesin uygunluk ve uygunsuzlukları olduğunu, doğru ve yanlışın değiştirilemez kıstaslarının yalnızca insanlar üzerinde değil bizzat tanrıya yükümlülükler dayattığını düşünenler: Bütün bu sistemler bir fikirde uzlaşır; etik, gerçek gibi, düşüncelerle ve onların çarpışmaları, kıyaslamalarıyla algılanır. Bunun için, bu yüzden, bu sistemleri değerlendirmek için, etik olarak iyi ve kötüyü ayırt edebilmek için yalnızca nedenin yeterli mi olacağı veya başka bazı prensiplere bu ayrımı yapabilmek için muhtaç mı olduğu üzerine düşünmeliyiz.
Eğer etiiğin insan tutkuları ve eylemleri üzerinde bir etkisi olmasaydı, böylesi zahmeti insanların kafasına sokmak lüzumsuz olurdu; ve başka hiçbir şey yığınla kural ve ilkelerle bunlara bağlı ahlakçılardan daha faydasız olamaz. Felsefe genel olarak kuramsal ve pratik olarak ayrılır, ve etik daima ikinciye ait algılandığından, tutku ve eylemlerimizi ekleyeceği sanılır, ve kavrayışın sakin ve durgun yargılarının ötesine geçeceği. Ve bu genel deneyimle onaylanmıştır ki, insanlar yükümlülükleriyle yönetilir, adaletsizlik fikriyle bazı eylemlerden sakındırılır, diğerlerine bu kuralları dayatır.
Bu yüzden, etik eylemler ve etkileşimler üzerinde etkin olduğundan, nedenlerden türetilemezler; çünkü zaten kanıtladığımız gibi nedenler böyle bir etkiye sahip değillerdir. Etik tutkuyu tetikler, ve eylemleri üretir veya önler. Nedensellik kendi başına kesinlikle bu anlamda bir potansiyel barındırmaz. Etiğin kuralları, bu nedenle, nedenselliğin sonuçları değildir.
...
( Bir kötülük üzerine düşünürsek, mesela kasten adam öldürmek. Bunun içinde kötülüğü bulamazsınız. Nesnelerin dünyasında düşündüğünüzde kötü elinizden kaçıverir. Kötüyü ancak bakışlarınızı kendi yüreğinize yansıttığınızda karşı koyan bir duyarlıkla algılayabilirsiniz. )
Kısım II. Etik Duygusundan Türetilen Etik Duyumlar

Böylece argümanların rotası bizi şu sonuca götürüyor, kusur ve erdem yalnızca nedenler veya düşüncelerin kıyaslanmasıyla keşfedilebilir değildir, bunların vesile olduğu kanı ve duyarlılık sayesinde aralarındaki farkı ayırt edebiliriz. 
...Our decisions concerning moral rectitude and depravity are evidently perceptions; and as all perceptions are either impressions or ideas, the exclusion of the one is a convincing argument for the other. Morality, therefore, is more properly felt than judg’d of; tho’ this feeling or sentiment is commonly so soft and gentle, that we are apt to confound it with an idea, according to our common custom of taking all things for the same, which have any near resemblance to each other.
The next question is, Of what nature are these impressions, and after what manner do they operate upon us? Here we cannot remain long in suspense, but must pronounce the impression arising from virtue, to be agreeable, and that proceeding from vice to be uneasy. Every moment’s experience must convince us of this. There is no spectacle so fair and beautiful as a noble and generous action; nor any which gives us more abhorrence than one that is cruel and treacherous. No enjoyment equals the satisfaction we receive from the company of those we love and esteem; as the greatest of all punishments is to be oblig’d to pass our lives with those we hate or contemn. A very play or romance may afford us instances of this pleasure, which virtue conveys to us; and pain, which arises from vice.
Now since the distinguishing impressions, by which moral good or evil is known, are nothing but particular pains or pleasures; it follows, that in all enquiries concerning these moral distinctions, it will be sufficient to shew the principles, which make us feel a satisfaction or uneasiness from the survey of any character, in order to satisfy us why the character is laudable or blameable. An action, or sentiment, or character is virtuous or vicious; why? because its view causes a pleasure or uneasiness of a particular kind. In giving a reason, therefore, for the pleasure or uneasiness, we sufficiently explain the vice or virtue. To have the sense of virtue, is nothing but to feel a satisfaction of a particular kind from the contemplation of a character. The very feeling constitutes our praise or admiration. We go no farther; nor do we enquire into the cause of the satisfaction. We do not infer a character to be virtuous, because it pleases: But in feeling that it pleases after such a particular manner, we in effect feel that it is virtuous. The case is the same as in our judgments concerning all kinds of beauty, and tastes, and sensations. Our approbation is imply’d in the immediate pleasure they convey to us. . . .
Thus we are still brought back to our first position, that virtue is distinguished by the pleasure, and vice by the pain, that any action, sentiment or character gives us by the mere view and contemplation. This decision is very commodious; because it reduces us to this simple question, Why any action or sentiment upon the general view or survey, gives a certain satisfaction or uneasiness, in order to shew the origin of its moral rectitude or depravity, without looking for any incomprehensible relations and qualities, which never did exist in nature, nor even in our imagination, by any clear and distinct conception. I flatter myself I have executed a great part of my present design by a state of the question, which appears to me so free from ambiguity and obscurity.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

teşekkürler